Gazeteciyi öldürmek
İttihat ve Terraki’den kalma bir yöntem, kendi gibi düşünmeyen, yazmayan gazetecileri öldürmek.
Cumhuriyet rejimi, fedailer gibi suikastleri de İttihat ve Terraki rejiminden devralmıştır.
Cumhuriyet döneminin en çalkantılı yılları gazetecileri hedef almış, suikastlerin suçu dönemin düşmanlarına yüklenmiştir.
Çetin Emeç, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı gibi gazetecileri hep irtica yanlısı örgütlerin öldürdüğü iddia edilmiştir.
Balyoz darbe planı iddianamesi, bu gibi cinayetlerin üstündeki örtüyü çekip alıyor.
Darbecilerin çatışma ortamını kızıştırmak, kimi kalemleri susturmak için Türkiye’nin önde gelen gazetecilerini öldürme hesapları yaptığını gösteriyor.
Hangi gazetecinin neden hedef alındığı, kimin kimi öldüreceği gibi ayrıntılarla ortaya konuluyor.
Bu sayede kamuoyunun en azından bir kısmı, gerçekleri öğrenme fırsatına sahip oluyor.
Ergenekon’a sahip çıkan medya ise körlüğünü sürdürüyor.
Onlar hala Ergenekon’u, Balyoz’u nasıl karalarız, gözden düşürürüz derdindeler.
Basın özgürlüğüne en büyük tehdit, Türkiye’de kimi kamu görevlilerinin kendilerinde gazetecileri hedef alma, gerekirse ortadan kaldırma hakkını kendilerinde görmeleridir.
Dost-düşman kavramıyla yetişmiş, düşmanı imha etmeye şartlanmış zihinlerin siyasete bulaşmasının en hastalıklı sonuçlarından biri budur.
Düşmana işkence de yapılır, öldürülür de.
Askerin siyasete müdahil olması, düşman kavramını kendi belirlemesine, mücadele yöntemini kendi seçmesine neden olur.
Darbeciler, sağdan ve soldan Türkiye’nin liberal kalemlerini düşman bellemiş.
28 Şubat post-modern olduğu için daha zarifti.
Çevik Bir’in andıçını bir kenarda tutarsak, daha çok patronlara doğrudan baskı yapıp liberal kalemlerin atılması istenirdi.
Bunlar kökten çözümcü oldukları için işten atmakla yetinmemeye karar vermişler.
İnternet çağına bir kalemi susturmanın en iyi yolunun öldürmek olduğu sonucuna varmışlar.
Bu belge ve bilgiler ortaya çıktıkça, ülkemizin nasıl bir facianın eşiğinden döndüğünü bir kez daha anlıyoruz.
Demokrasinin, hukukun kıymetini bilmek lazım.
iPad mucizesi
Bilgisayar teknolojisiyle erken yaşlarda tanıştım.
O konuda şanslıydım.
Yeni Asır baştan aşağı bilgisayar teknolojisiyle hazırlanan bir gazeteydi.
Ardından Stanford’a Apple ve bilgisayarın farklı kullanımlarını öğrendim.
Windows’un ardında kalıp silikleşen Apple, Steve Jobs’la dünyaya damgasını vurdu.
iPhone, iTouch derken şimdi de iPad geldi.
Müthiş bir alet.
Wireless veya data kartıyla dünyaya bağlanabiliyorsunuz.
Dünyanın tüm dergilerini ve kitapları elinizin altında.
Barnes and Noble’e girip binlerce kitap arasından seçim yapıp indirebildiğiniz gibi, bir kitap rahatlığında okuma imkanına sahipsiniz.
Yaz tatilinde kitap kurtlarının en iyi dostu olacak bir alet.
Aynı şekilde Vanity Fair’den Time’a kadar tüm dergilere dünyayla aynı anda ulaşma imkanı var.
Dergiler birebir, ilanları dahil ekranınıza yükleniyor.
Sinema, müzik ise apayrı bir dünya.
İnsan bu gelişmeleri gördükçe, dünyaya biraz erken mi geldik diye düşünmeden edemiyor.
Yine de bunları da gördük ya, ona da şükür.
Bir Time dergisi aboneliği için Merkez Bankası’nda saatlerce uğraşma döneminden sonra, şimdi iPad’den indirme rahatlığı.
İnanılmaz bir gelişim ve değişim hızı.
Balkon kamuya yarı-açık alandır
Hukukta rahmetli Sulhi Dönmezer’in “Ahlaka ve edebe aykırı fiiller” dersini seçmeli olarak almıştım.
Hoca, mekanları üçe ayırırdı.
Kamuya açık park, sinema gibi yerler.
Kamuya yarı açık yerler, perdesini çekmediyseniz yatak odası, balkonunuz.
Kamuya kapalı yerler, yani birilerinin görmek için özel çaba harcaması gereken özel yaşam alanlarınız.
Şahan Gökbakar’la Berrak Tüzünataç’ın görüntüleri, kamuya yarı açık bir balkonda çekilmiş.
Gazeteciler haklıdır.
Ergun BABAHAN - STAR
No related posts.
